İslam Tarihine Giriş

İSLÂMİYETİN DOĞUŞU VE İSLÂM DEVLETÎ

1. HZ. MUHAMMED VE ÎSLÂM DÎNÎNÎN YAYILIŞI
Yer yüzündeki kitaplı ve ilâhî dinler olarak nitelendirilen dinlerin sonuncusu İslâmiyet olmuştur. Yer yüzünde varlığını sürdüren diğer kitabî dinler ise, Musevîlik ve Hıristiyanlıktır.İslâm dininin doğuş yeri, bu günkü Arap yarımadasının batı bölgesidir. Hicaz diye isimlendirilen bu bölgenin en önemli iki merkezi, Mekke ve Medine'dir.

Çöl ortasında insan yerleşimine elverişli vaha kentleri olan bu şehirler, tarih boyu Arap kültürünün önemli merkezlerinden olmuşlardır. Özellikle Kabe denilen dinî mabedin bulunduğu Mekke şehri; sosyal, ekonomik ve kültürel bakımdan da bir merkez durumundaydı, işte bu sebeplerden dolayı Mekke şehri, İslâm dininin de doğuş merkezi olmuştu.
Hz. Muhammed'in peygamberliğiyle ortaya çıkan İslâmiyet, önce gizliden daha sonra açıkça yayıldı. Kısa zamanda kendisine dinamik bir taraftar kitlesi bulan Hz. Muhammed, Mekke'de sert bir muhalefet kesimiyle karşılaştı. Müslümanların çok ağır hakaretlere maruz kalması sonucunda Hz. Muhammed, hareket üssünü 622 yılında Medine'ye taşıdı (Hicret).
Mekke'de sosyal bir gelişme içerisinde olan hareket, Medine'de siyasî bir mahiyet kazandı. Arka arkaya kazanılan basanlarla, Medine'deki hareket siyasî bir organizasyon hâline geldi, İslâm dininin paralelinde gelişme gösterip kurulan bu devlet, İslâm Devletiydi. Kurucusu ve başkanı da Hz. Muhammed idi.
Yıllar boyu ticaret ve edebiyatta ileri gitmiş Araplar, devlet kuruculuğunda kendilerini gösterememişlerdi. İslâmiyet’le beraber gelen sistemle, bu eksikliklerini gidermişler ve tarihin büyük devletlerinden birini kurmuşlardı.
Hz. Muhammed döneminde, Mekke'nin fethiyle İslâm Devleti siyasî sınırları içerisinde belirmişti. Peygamberin ölümüne kadar da hemen hemen Arap yarımadasına hâkim bir devlet durumuna gelmişti (632).
Hz. Muhammed'den sonra sırasıyla Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz.. Ali halife unvanı ile yeni devletin hükümdarları oldular. Onlar bu dönemde, devlet teşkilâtını geliştirirken siyasî sınırlarını da hızla genişlettiler.

2. DÖRT HALÎFE DÖNEMİ
Dört Halife Dönemi'nde İslâmiyet, her bakımdan büyük gelişme kaydetti. İslâm dini yayılmaya devam etti. Müslümanlık, merkez Hicaz olmak üzere başta Arap yarımadasının bütün kabilelerine, daha sonra, bu gün Orta Doğu diye anılan bütün ülkelere yayıldı.
VII. yüzyıl ortalarında Orta Doğu'da, iki güçlü devlet bulunuyordu. Bunlar Anadolu ve Balkanlara hâkim olan Bizans İmparatorluğu ile İran'a hâkim olan Sasanî Devleti idi. Yıllar boyu birbirleriyle üstünlük mücadelesi yapan bu iki devletin arasına İslâm Devleti de katıldı. Nitekim Sasanî Devleti, 636 - 637 yıllarında İslâm ordularınca ortadan kaldırıldı. Bu büyük devletin ortadan kaldırılışı, bir bakıma İslâm Devleti'nin doğusundaki Asya kilidinin açılması demekti.İslâm orduları, İran üzerinden Asya'nın geniş coğrafyalarına yöneldiler. Maveraünnehir'e hâkim oldular. Bu da onların, bu geniş kıtanın büyük milletleriyle karşılaşması sonucunu doğurdu.
Batıda Mısır'ın alınışıyla Afrika yolu açıldı. İslâm kuvvetleri kısa zamanda Kuzey Afrika’yı Mağrip (batı) denilen Fas'a kadar fethettiler. Oradan da İber yarımadasına İspanya) geçen Müslümanlar, yarımadayı Pirene dağlarına kadar aldılar. Böylece Arap yarımadasında başlayan dinî-sosyal hareket, kısa zamanda dünyanın en büyük siyasî hareketine dönüştü.
İslâm Devleti, doğuda Maveraünnehir'e hâkim olunca Asya'nın kültür sahibi üç büyük toplumuyla karşılaştı. Bunlar Hintliler, Türkler ve Çinlilerdi.
Hintliler, tarih boyu siyasî ve askerî mücadeleler de etkili olamamışlardı. Türkler de, Çinlilerle yapmış oldukları mücadelede gerilemeye başlamışlar ve siyasî bir dağınıklığın içine girmişlerdi.
Çinliler ise, askerî ve siyasî açıdan büyük bir gelişmenin içindeydiler. Bu şartlar, Asya'da İslâm Devleti - Çin rekabetine sebep oldu. Bu rekabetin sonucunda yapılan Talaş Meydan Muharebesi, düğümü çözdü ve Türkleri yakından ilgilendiren büyük sonuçlar doğurdu.

3. İSLÂMİYETİN ÖZELLİKLERİ VE YAYILIŞ METOTLARI
İslamiyet, bütün varlıkların tek bir yaratıcısı olduğu inancını getirmişti. Yine Hz. Muhammed'in Allah'ın kulu ve elçisi olduğu, birinci inanç esaslarındandı.
İslâm dini, topluma yeni ibadet şartlan ve tepeden tırnağa bir ahlâk düzeni getiriyordu.
Bundan başka, toplum içinde zenginlerle fakirler, asillerle köleler arasında bir uyuşma doğuracak temel esaslar ortaya koyuyordu.
İnsanlar, farklı yetenek ve özelliklerde olmasına karşılık Allah'ın ve onun ilâhî emirleri karşısında eşit hakka sahiplerdi. Bunun yanında İslâmiyet, insanların deri renklerine ve etnik kökenlerine aynı ayarda bakıyordu. Dolayısıyla Arapların yanında Farslar (İranlılar), beyazların yanında zenciler, Müslümanlığı kabul etmeye başladılar.
İslâmiyet’ten önce Orta Doğu'da doğmuş olan iki kitabî din de dünyada taraftar bulmuştu. Bu dinler Musevîlik ve Hıristiyanlıktı.
Bunlardan Musevîlik, mensupları tarafından, sadece bir topluma hitap eden esaslara oturtulmuştu. Sadece Yahudilere mahsus bir din hâline gelmişti. Din, kendine inananları diğer insanlar nezdinde üstün görüyor, bir nevi imtiyaz tanıyordu. Bu yüzden Yahudiler dışında Musevîlik dinini çok az insan kabul etti.
Hıristiyanlık ise, dinin peygamberi Hz. İsa’dan sonra ona inanan 12 havarisi tarafından yayıldı. Tabiî bu durumda, dinin esasları asıl şeklinde kalmadı. Hıristiyanlık, insanlar arasında etnik farklılık gözetmediği için Musevîliğe göre büyük taraftar kazandı. Özellikle Avrupa kıtasında yayılma imkânı buldu. Fakat bu din de, insanlar arasındaki sosyal farklılıkları silemedi. Asiller sınıfının imtiyazlı ve ayrıcalıklı durumu devam etti. Üstelik Hıristiyanlık dinini temsil eden ve anlatan din adamları da, ruhban kesimi olarak toplumun üstün sayılan bir parçası durumunda ortaya çıktılar. Asillerin yanında rahipler de imtiyazlı sınıfların yanında yer aldılar.
İslâm dini, bütün bu ayrıcalıkları hiçbir kesime tanımadı. Dolayısıyla, ilk iki dine göre daha avantajlı yayılma imkânı buldu. İslâmiyet; hem kurallarının öteki iki dine göre farklı oluşu, hem de yayılmasında uygulanan metottan bakımından toplumlara sempatik geldi.
İlk yayılma yıllarında, insanlara davet ve ikna metodu kullanıldı, İslâm Devleti kurulduktan sonra bu davetler siyasî olarak da yapıldı. Dört Halife döneminde, çeşitli toplumlar üzerinde kurulan hâkimiyetlerden sonra İslâm yönetimini kabul edenlere herhangi bir zorlama yapılmadı. Müslüman olmayanlar, devletin koyduğu belli kurallara uymak ve vergi vermek karşılığında normal tebaa kabul edildiler. İslâm Devleti'nde bulunan herkesin, devletçe can ve mal emniyeti sağlandı.
Bunun yanında Dört Halife dönemi sonrası gelen Emevîler, iktidarlarında (661 - 750) Arap olmayanlara iyi davranmadılar. Onlara köle nazarıyla baktılar. İslâmiyet’in kuralları dışına taşarak, haksız vergi aldılar.
Emevilerin, Türklerle olan münasebetleri de iyi gelişme göstermedi. 705 yılından itibaren Emevî orduları, Türk illerine zorla girmek istediler. Türkler kendilerini savundular. Semerkant'a giren Emevîler, burada çok sayıda Türkü öldürdüler. Benzeri sert hareketler diğer Türk şehirlerinde de oldu. Bütün bunlara karşı Türkler, kahramanca karşı koydular. Zorla, Emevî hâkimiyetine ve İslâmiyet’e girmediler. Emevilerin bu türden hareketleri sonlarını hazırladı. Muhalifler birleşerek Emevîleri iktidardan indirdiler. Onların yerine halifeliği Abbasoğullarına teslim ettiler.,
Abbasîler döneminde. İslâmiyet’in Dört Halife devrindeki metotlara dönüldü. Arap ve Müslüman olmayan toplumlara daha yumuşak bir tavır sergilendi. Abbasîler döneminin başlangıcında (750), İslâm dünyası içerde ve dışarıda rahat bir devre geçirdi.
Bu devrede, Abbasilerle Türkler arasında çok iyi ilişkiler kuruldu. Türklere, devlet işlerinde görevler verildi. Türkler özellikle orduda kilit mevkilere getirildiler. Dışarıda da çok iyi siyasî ilişkiler kuruldu, Bütün bu gelişmeler Türklerin topluca Müslüman olmasına kadar devam etti.

TÜRKLERİN İSLÂMİYETE GİRİŞİ
1. TÜRKLERİ İSLÂMİYETE SEVK EDEN FAKTÖRLER

İnsanlığın var oluşuyla beraber yer yüzünde din de var olmuştur. Din,insanların sadece iç dünyalarına yönelik düşüncelerini yönlendirmez. Aynı zamanda, dış dünyada fertlerin ve toplumun bütün hareketlerini ve hayat tarzını etkiler. Din; bir toplumun sanatını, geleneğini, giyim kuşamını, ahlâk yapısını,zevklerini, dilini ve ortak amaçlarını etkilemektedir. Dolayısıyla din değiştirme, çok köklü değişiklikleri ihtiva ettiğinden fevkalâde zor gerçekleşmektedir. Bu yüzden toplumların sahip oldukları dinlerini veya inanç sistemlerini değiştirmeleri sıkça görülen bir olay değildir.
Yer yüzündeki belli başlı milletlerin, tarih boyu benimsedikleri dinlerin sayısı iki veya üçü geçmemektedir. Bu paralelde Türklerin tarih boyu benimsedikleri dinler. Orta Asya'daki Gök Tanrı dini ile İslâmiyet’tir.
İslâmiyet’e geçiş Türk tarihinde benzeri ve emsali olmayan büyük bir olaydır. Bu tarihî olayla beraber Türk toplumu, tarihinin en köklü değişimini yaşamıştır,
Bu yüzden Türk tarihi araştırıcıları Türk tarihini, "İslâmiyet Öncesi" ve "İslâmiyet Sonrası" diye iki bölümde incelemeyi uygun görmektedirler.
Türkler, Orta Asya'da iken bazı büyük dinlerle karşılaşmışlar ve burnarı kabul etmeyi denemişlerdir. Bunlardan Budizm ve Maniheizm ,Türkler arasında taraftar bulmuştur. Fakat bu dinler, bütün Türklerin tamamıyla kabul edebileceği bir seviyeye gelmemişlerdir . Hatta bu dinleri benimseyenler, zamanla bu inançlarını terk edip eski inançlarına dönmüşlerdir. Bu dinlerin Türkler tarafından benimsenmeyişinin sebebi kanaatimizce; Budizm’in hareketsizliğe. Mani dininin karamsarlığa sevk eden yapılan idi. Oysa Türk toplumu, tarihi boyu hareketli ve en bunalımlı dönemlerinde bile yılgınlık göstermeyen ümitli olma haliyle tanınıyordu.
Sonuç olarak Türkler, İslâmiyet’le karşılaşıncaya kadar yüzlerce yıl, genelde eski dinlerinde ısrar eltiler. Orta Doğu'da parlayan, İran üzerinden gelen İslâmiyet’in Türkleri etkilemesi ve kabul görmesi, yine de bir anda olmadı.
Orta Asya'nın bozkır toplumunun, yeni dine yönelmesinin çok önemli sebepleri vardı. Bu sebepler şunlardı:

a. Eski Türk dini ile İslâmiyet arasındaki benzerlikler
Tarih araştırmacılarının Gök Tanrı dini diye adlandırdıkları eski Türk dininin en önemli unsuru, şüphesiz Gök Tanrı'dır. Tanrı veya Tengri diye adlandırılan büyük yaratıcı, çok eski devirlerden beri Türk kültüründe mevcuttur. Bu isim Çince’ye de Türklerden geçmiştir. Bayat, Ülgen şeklindeki isim ve sıfatlarıyla da anılan Gök Tanrı, yer yüzündeki bütün varlıkların yaratıcısıdır. Bu yaratıcı Tanrı, Orhun Kitabelerinde defalarca en açık şekliyle yazılmıştır. Kutsal görülen çeşitli tabiat varlıklarının (toprak, maden, ağaç, su...) üzerinde yaratıcı olan bu Tanrı, Gök Tanrı dininde sığınılacak en son makamdı.
İslâm dinindeki Allah inancı, İslâm dinine girişin; imanın ilk şartı idi.Türklerdeki Tanrı inancı ile İslâmiyet’teki Allah inancı büyük bir paralellik gösteriyordu. Bu bakımdan Türkler, yeni dinin temelindeki inancı benimsemekte zorlanmamışlardı.
İslâmiyet’te var olan ahret inancı, ruhlar âlemi, cennet, cehennem kavramı, yerin ve göğün katmanları eski Türk inanışında da mevcuttu.
Bu tür inançların yanı sıra, İslâmiyet’te hac ve kurban ibadetlerine benzer ibadetlerin var oluşu, Türkleri İslâmiyet’e yaklaştıran hususlardandı.Göktürkler, her yıl beşinci ayın 10 ve 20. günleri içinde Altın dağa çıkarlar Tanrı'ya dua ederlerdi. Yine Göktürkler, her yıl sekizinci ayın beşinde Tanrı'ya kurban töreni yaparlardı.


b. Sosyolojik sebepler
Türk toplumu, Asya'nın geniş bozkırlarında yüzlerce yıl, kültürünü korumaya muvaffak olmuştu. Türk toplumunun bu sağlıklı yapısı, çekirdeğinden, yani Türk ailesinden geliyordu. Türk ailesi son derece sağlam temeller ve bozulmaz prensipler üzerine oturuyordu. Evlenmek, çocuk yetiştirmek, töre içinde vazgeçilmez uygulamalardı. Aile kurumunun zedelenmemesi için eşlerin birbirine ihanet etmemesi gerekiyordu. Bu şekilde aile kurumunun yıkılması önleniyordu. Bu durum İslâmiyet’in de benimsediği esaslara çok benziyordu. İslâmiyet de aile kurumunun yaşaması için son derece kesin kurallar koymuştu.
İslâmiyet bundan başka, eski Türk sosyal hayat tarzı ve karakterine uygunluk göstermekte idi.Yine İslâmiyet Türklerin savaşçı ve hareketli karakterlerine herhangi bir kısıtlama getirmemiş, bilakis desteklemişti. Nitekim Türkler, Müslüman olduktan sonra İslâmiyet’in gaza ve cihat faaliyetlerinde de ön plânda yer almışlardı. Eskiden alp denilen savaşçı Türk kahramanlar, İslâmiyet sonrası gazi unvanıyla eski görevlerini sürdürmüşlerdi.

c. Siyasî ve askerî tercih
VIII. yüzyıl ortalarında Orta Asya'da hâkimiyet büyük ölçüde Çinlilerin eline geçmişti. Yüzyıllarca süren Türk-Çin rekabeti, Türklerin aleyhine bir seyre girmişti. Çin siyasî liderleri, Türklerin ellerinde olan Maveraünnehir topraklanın da ele geçirmek istiyorlardı. Böylece Asya'da en büyük askerî güç Çin olacaktı.İşte böyle bir devrede İslâm Devleti ordularının, Sasanî duvarını aşarak Orta Asya kapılarına gelmeleri, Türklerin lehine oldu. Böylece Türkler için, günden güne ağırlaşan Çin gücü karşısında tercih edilebilecek ikinci bir güç ortaya çıktı.
İslâm ve Çin gücünün, Güney Batı Asya egemenliği üzerindeki mücadelesi, büyük bir meydan muharebesi ile çözüldü. 751 yılında Talas'ta gerçekleşen bu büyük mücadelede Türkler, İslâm ordusu yanında yer aldılar. Bu olay Türkleri siyasî olarak İslâm Devleti'ne yaklaştırdı. Bundan böyle Türk toplumu; Asya'da varlığını devam ettirebilmek için, İslam Devleti ile siyasî ve askerî iş birliği yapmak gerektiğine inandı. Bu da Türk toplumunu ve devlet adamlarını İslâm dünyasına yaklaştırdı. Talas'ta gerçekleşen ve sonra devam eden siyasî - askerî iş birliği sosyal ve kültürel alanlara da yansıdı.

ç. Ekonomik ve sosyal sebepler
Arap yarımadasına hâkim olarak kurulan İslâm Devleti, sonraki yüzyıl içinde Maveraünnehir'den Endülüs'e kadar geniş bir alana yayılmıştı. Bu geniş alanda sosyal yapıdan devlet teşkilâtına, ekonomiden kültürel yapıya yeni bir medeniyet meydana getirilmişti.
Bu medeniyetin yükselişi, içinde yaşayan insanlara refah ve mutluluk getirmişti.Bu refah ve mutluluğun, geniş coğrafya içerisinde bir çok merkezi kurulmuştu.
Bu merkezler, gayri Müslim dünyadan gelen insanları imrendiriyor, hayranlığını uyandırıyordu. Zaten her devrede üstün medeniyeti yakalamış ülkeler, daha az gelişmiş yöre insanlarının yöneldiği, itibar ettiği yerler olmuştu. İşte VIII. yüzyıl ortasında Türk insanının gözünde İslam dünyası; zenginliğin.Refahın ve mutluluğun olduğu dünya idi. Bu da Türk toplumunu İslam dünyasına yaklaştıran önemli sebeplerdendi.

2. TÜRKLERLE 1SLÂMÎYETÎN İLK KARŞILAŞMASI
1-Hz. Ömer döneminde (634-644) yapılan Kadisiye (636) ve Nihavent (642) savaşlarında Sasani orduları mağlup edilerek İran fethedildi.Irak, Doğu Anadolu ve Azerbaycan fethedildi. Müslümanlar; Horasan, Maveraünnehir ve Kafkasya'da Türklerle karşı karşıya gelmişlerdi.
Kuzeyde Kafkaslarda Hazarlar, doğuda Horasan’da Türgişler olmak üzere Türklerle komşu oldular.
Bu sırada Orta Asya’da Doğu Göktürk Devleti yıkılmış (630) , Batı Göktürk Devleti ise karışıklıklar içinde bulunuyordu.
2-Hz.Osman döneminde ise yapılan fetihlerle İslam Devleti’nin sınırları Ceyhun nehrine kadar ulaştı.İslam orduları Kafkaslarda Hazarlar ile karşılaştı. Böylece IX.yüzyıla kadar sürecek olan Türk – İslam Savaşları başladı.
Horasan ve Harezm (Azerbaycan ve Gürcistan) fethedildi.
Kafkaslarda Hazarlarla savaşıldı.
Türklerle ilk savaşlar bu dönemde başladı.

Emeviler
3-Halife Muaviye'nin meşhur valisi Ubeydullah bin Ziyad, 674 yılında İran ve Turan'ın tabiî sınırı olan Ceyhun nehrini geçmişti. Bu askerî harekâtta Ubeydullah, önemli bir Türk şehri olan Buhara'yı kuşattı.. Kuşatma, şehrin Türk melikesi Kabaç Hatunla yapılan antlaşmayla sona erdi.
4-Daha sonra Kuteybe bin Müslim, Emevilerin Horasan valisi oldu. Kuteybe, Göktürk Devleti'nin de zayıflaması dolayısıyla Bati Türk illerine çeşitli seferler yaptı. Bu seferlerde Türklerle kanlı çarpışmalar oldu. Türkler siyasî bir otoritenin mahrumiyetini yaşıyor olmalarına rağmen, Emevî ordularıyla çok iyi mücadele ettiler. Onlara boyun eğmediler.

710 yılında Kuteybe Buhara’ya girdi. Göktürk Yabgu’sunun oğlu Tuğsa Müslüman oldu. (İslamiyet’i kabul eden ilk siyasi nitelikli kişidir.)
Horasan valisi Kuteybe, uzun mücadeleler sonunda Maveraünnehir’e hakin oldu.
Emevi milliyetçiliği ve Kuteybe’nin sert tutumu Türkler arasında hoşnutsuzluk meydana getirdi.Türk direnişi karşısında Arap orduları daha fazla ilerleyemediler ve savunma durumunda kaldılar.
5-Kafkasya'da da aynı şekilde İslâm orduları, Hazar Türklerinin topraklarına yönelik seferler yaptılar. Nitekim 737 yılında yapılan seferde, Hazarların başkenti İtil kuşatıldı. Daha sonra ise Hazar hakanı Müslüman oldu.
6-VII. yüzyılın ilk yarısındaki İslâm Devleti ile Türklerin ilişkileri, bazen ticari ve ekonomik alanda olduysa da daha çok askerî çatışma olarak gelişme gösterdi. Bu devrede bir kısım Türk, yeni dini tarayıp Müslüman oldu. Fakat sayılan azdı. Yani "Türkler Müslüman oldu" hükmünü verdirecek çoğunluğa ulaşılamamıştı.
7-Bütün bunların yanı sıra az sayıdaki bu Müslüman Türk; Emevî iktidarının değişmesindeki öncülüğü ile İslâm tarihinde büyük rol oynadı. 750 yılında Emevî hanedanına muhalif olarak, ülkenin doğusunda büyük bir ayaklanma patlak verdi. Ayaklanmanın başında Horasanlı Ebu Müslim adında bir Türk vardı. Ebu Müslim, etrafına topladığı muhaliflerle Emevîlere karşı yaptığı iki savaşı da kazandı. Sonuçta Emevî hanedanını iktidardan uzaklaştırdı.(750)
Emevilerin katı tutumları ve ırkçı yaklaşımları Türklerin İslamiyet’i kabullerini engelledi.
8-Emevîlerden sonra Hz. Muhammed'in soyundan gelen Abbasoğullarının hâkimiyeti başladı. Böylece İslâm tarihinde yeni bir döneme geçildi.
üAbbasiler’in Emevilerin olumsuz tutumlarını terk etmeleri Türklerin İslamiyet’e girmelerinde etkili oldu.

İlk Müslüman Türk İlişkileri
1.Hz. Ömer Dönemi'nde Sasani Devleti'nin yıkılmasıyla Müslüman Araplarla Türkler komşu olmuştur. (Hazar ve Horasan Türkleri)
2.Hz. Osman Dönemi'nde Türklerle Müslüman Araplar arasında mücadeleler başlamıştır.Bu tarihlerde bölgede Türgiş Devleti bulunuyordu.Göktürkler ise Çin egemenliği altındaydılar
3.Türk-Arap savaşları en yoğun olarak Emeviler döneminde yaşanmıştır.Emeviler Dönemi'nde, Türkler arasındaki milli birliğin olmayışından faydalanan Emevilerin Horasan valisi Kuteybe bin Müslim Horasan ve Semerkant’ı alarak tüm Maveraünnehir bölgesini Türklerden almıştır. Bölgeye Arap göçmenleri yerleştirilmiş, ancak Emeviler Türklere sert davranmışlardır. Türgiş Hakanı Sulu Han buraları geri almıştır.Baga Tarkan zamanında mücadele eden Türgişler başarılı olamamışlardır.
4.Abbasiler Türklere karşı hoşgörü ile yaklaşmış, Talas Zaferi önemli bir dostluk ortamı oluşturmuştur.

3. MÜSLÜMAN OLAN İLK TÜRKLER
Daha önce üzerinde durulan Emevî - Türk çatışması, Türkleri Müslüman yapamamıştı. Fakat Türklerin İslâmiyet’i yakından tanımalarını sağlamıştı.Türklerin, Talaş Meydan Muharebesi'nden sonra İslam Devleti'ne yaklaşmaları, artan ticarî ve kültürel münasebetlerle daha da arttı.Bunun sonucunda daha önce Türkler arasında ferdî olarak yayılan İslâmiyet, IX. yüzyıldan itibaren kalabalık gruplarca da kabul görmeye başladı.
Bu yüzyılın ikinci yarısında Samanîlerin hâkimiyetine geçen Talas ve İsficap şehirleri Müslüman’dı. Bu şehirlerin çoğunluğu Karluk Türklerinden oluşuyordu.
X. yüzyıl başlarında Türk boyları arasında, kalabalık bir grup hâlinde kendiliğinden İslâmiyet’i ilk kabul eden, Balasagun ile Talas'ın doğusundaki Mirki kasabasındaki ; Oğuzlardı.Bunlar, İslâm kaynaklarında Türkmen olarak isimlendiriliyorlardı.
İslâmiyet’in erken olarak kabul gördüğü önemli bir Türk kavmi, İtil Bulgarları oldu.İbn Fadlan'ın seyahatnamesine göre, Bulgarlar arasında Müslümanlığın yayılması IX. yüzyılın sonlarında başlamıştı. Daha sonra 921 yılında Bulgar Hakanı Almış'ın, İslâmiyet’i kabul etmesi ise Türk tarihinde önemli bir hâdise oldu. Çünkü bu olayla, Türk olan siyasî bir güç ilk defa İslâmiyet’i kabul ediyordu.
İslâmiyet, Hazar Türkleri arasında da yayıldı. Önceleri iyi gitmeyen Hazar-İslâm Devleti ilişkileri IX. yüzyıldan itibaren düzeldi. Özellikle tüccarlar vasıtasıyla, İslâmiyet Hazarlar arasında yayılmaya başladı. İslâmiyet’in yanında Hazarlar arasında, Hıristiyanlık ve Musevîlik dinleri de taraftar buldu. X. yüzyılda başta Hazar başkenti İtil olmak üzere çeşitli Hazar şehirlerinde Müslümanların sayısı arttı. Özellikle tüccar, sanatkâr ve askerlerin Müslüman olması, Hazar hakanının Müslümanlara imtiyazlı davranma sonucunu hazırladı. Bununla beraber Hazarlar bütünüyle İslam dinine girmediler. İslâmiyet’le beraber Musevîlik, Hıristiyanlık ve Gök Tanrı dinlerinin varlığı devletin yıkılışına kadar devam etti.
Avrupa'daki Türk grupları olan Bulgar ve Hazarların Müslüman oluşu şüphesiz önemliydi. Fakat yer yüzündeki büyük Türk kitlesinin İslâmiyet’i kabulünde bunlar rol oynamadı. Bunu gerçekleştiren, yani bu günkü Türk varlığının Müslümanlığına en önemli vesile olan olay, Karahanlıların devlet ve toplum olarak İslâmiyet’i kabul etmeleri oldu.

4. İSLÂM DEVLETİ HİZMETİNDE TÜRKLER
Abbasîler döneminin başlamasıyla, Emevilerin Arap toplumuna dayalı ırkçı siyaseti son buldu. Abbasîlerin yeni devlet politikasıyla, devlet teşkilâtında, Araplardan başka Müslüman diğer milletler de yer almaya başladı.
Abbasî hükümet teşkilâtında Farslar (İranlılar), ordu teşkilâtında Türkler kendilerine yer buldular.
Kaynaklar, Halife Ebu Cafer el Mansur’un Türkleri askeri birlikleri arasına alan ilk halife olduğunu bildirirler.
Halife Harun Reşit’in muhafız birliğinin tamamen Türklerden meydana geldiği de bilinmektedir. Bunların yanında, özellikle Bizans sınır boylarında Türk ordu birliklerinin görev yaptığı kaynaklardan tespit edilmektedir.
Harun Reşit’in halife olan oğullan Memun ve Mutasım zamanında, Türklerin devlet içindeki ağırlığı artarak devam etti.
Memun zamanında, Bağdat'ta ordu mensubu Türklerin sayısı 18.000'i buldu. Bu, ordunun çekirdeğinin Türklerden oluşması demekti. Abbasî ordusunda; Afşin, Aşnas et -Türkî el - Kebir, Hakan Urtuc gibi beyler başlıca komutanlar olarak görev yaptılar.
Halife Mutasım zamanında Türklerin durumu daha da sağlamlaştı. Hatta halife, Bağdat'ın kuzeyinde sadece Türklere ait Samarra şehrini kurdurdu. Samarra'da bulunan Türk birlikleri; giydikleri elbiseler ve aldıkları ücretin farklı oluşu sebebiyle diğer birliklerden daha imtiyazlı oldular. Türklere çok güvenen Mutasım, hilafet merkezini bu şehre taşıdı. Böylece halife canını bile sadece Türklere emanet etmiş oluyordu.
İslâm tarihine, Samarra Devri olarak geçen bu dönemde Türkler sadece orduda değil, siyasî ve idarî sahada da büyük nüfuz kazandılar. Türkler halifenin seçiminde söz sahibi haline geldiler. Bu durum, zamanla çok itibarlı hâle gelen Türk asker ve devlet adamları ile halifeler arasında rekabete yol açtı. 892 yılında hilafet merkezi Samarra'dan Bağdat'a taşındı. Bu durum, idarede Türk etkisini kırmak içindi. Abbasî halifeliğindeki Türk etkisi, Büveyhoğullarının Bağdat'ı işgal etmelerine kadar sürdü. 945 yılında Bağdat'ı işgal eden Büveyhîler, halifeyi âdeta göz altına aldılar. Abbasî halifeliğini bu durumdan Selçuklu Türkleri kurtardı.
Türkler, İslâm Devleti hizmetinde çok büyük görevler yaptılar. Halife Mutasım, yirmi yıldan beri devam eden dinî - siyasî hareket olan Hurremiler hareketini Türkler vasıtasıyla bastırdı. Türk beyi Afşin, Hurremilerin lideri Babek'ı üç yıllık mücadeleden sonra ele geçirmeyi başardı (837).
IX. yüzyılın ikinci yarısında İran'da, Basra'da çıkan isyanlarda hep Türkler görevlendirildi. Bütün bu isyanların bastırılmasında Türkler başarılı oldular. Bölgede devlet düzenini sağladılar. Mısır'da devlet kuran Tolunoğlu Ahmet de; yine bu bölgedeki karışıklıklara son vermek maksadıyla gönderilmişti. Sonuçta o da duruma hâkim olmuş, Mısır'da sükûneti sağlamıştı.
Türklerin bu faaliyetleri sayesinde IX. yüzyılın sonuna kadar İslâm dünyasındaki parçalanma önlendi, İslâmiyet yayılmak için zaman kazandı. Böylece Türkler, İslâm tarihinin bu kritik döneminde hayatî bir rol oynadılar.

Türkler Abbasi Devleti Hizmetinde
1-Abbasi Halifesi Cafer el Mansur, ilk defa Türkleri askeri birlikler arasına almıştır.
2-Halife Harun Reşid, muhafız birliğini Türklerden oluşturdu ve Türkler Bizans sınırına yerleştirilmeye başladılar.
3-Emin ile Memun arasındaki halifelik mücadelesinde Memun, Emin'i destekleyen İranlıların yerine Türklerden ordu birlikleri kurdu.
4-Halife Muttasım, Samarra şehrini Türkler için kurdu.
5-Türkler Abbasi Devletinde Vezir ve Haciblik yaptılar,Bizans sınırında görev aldılar, iç isyanları basyırdılar, çeşitli eyaletlerde valilik görevlerinde bulundular.

5. TÜRKLERİN KÎTLELER HALÎNDE ÎSLÂMÎYETÎ KABUL ETMELERİ

İslâm Devleti'nin VIII. ve IX. yüzyıllardaki faaliyetleri dolayısıyla, Müslümanlık Türkler arasında yayılmıştı, İtil Bulgarları, Hazar Türklerinin bir kısmı, Maveraünnehir'de İslâm Devleti hakimiyetindeki Türkler Müslüman olmuşlardı. Fakat Müslüman olan bu Türkler, Dünya'daki Türk toplumunun çok az bir kısmını oluşturuyordu.
Türklerin İslâmiyet’e geçişlerinde rol oynayan en önemli hadise, Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han'ın Müslüman olmasıdır. Rüyasında gökten inen bir insan ona "Müslüman ol, dünya ve ahrette kurtul" diye hitap etmişti. O da bu rüyanın tesiriyle Müslüman olmuştu. Hükümdarlarının Müslüman olmasıyla kısa zamanda Karahanlı halkı, İslâmiyet’i kabul etmişti.
Karahanlıların Müslüman oluşu ile İslamiyet, Maveraünnehir'de büyük ölçüde yayıldı. Maveraünnehir'in kuzeyine, doğusuna ve güneydoğusuna hızla yayıldı. Özellikle Türklerin en kalabalık kolu olan Oğuzların Müslüman oluşu, bu dinin Türkler arasında tamamen kabul görmesini kolaylaştırdı. Sonuçta bölgede arka arkaya Müslüman Türk devletleri kuruldu.
Türklerin, İslâmiyet’i kabul ettikleri X. yüzyılda İslâm gelişmesi, Batı Avrupa ve Doğu Anadolu'da durmuştu. Endülüs (İspanya) üzerinden Franklar, Anadolu'dan Bizans imparatorluğu, İslâm Devleti'ne karşı taarruza geçmişlerdi, İslâm dünyası, yeni bir güç bulmazsa çok büyük tehlike karşısındaydı. İşte bu devrede, Türklerin İslâmiyet’e girişi önemli sonuçlar doğurdu. Doğudaki Hıristiyan Bizans gelişmesi, Müslüman Türkler tarafından durduruldu ve karşı taarruz başlatıldı, İslâmiyet’in ilk temsilcisi Araplar, İslâmiyet temsilciliğini 200 yıl devam ettirebildiler. Geri kalan 1200 yıl temsilcilik Türklerde kaldı. Bu dikkate değer büyük bir olaydır. Bu gün dünyadaki Müslümanların yarısından çoğunu oluşturan İran ötesi Asya Müslümanlarının İslâmı kabulleri, Türkler sayesinde gerçekleşmiştir. Buna Anadolu, Avrupa ve Afrika'nın orta kısımlarını da katarsak, rakam Dünya Müslümanlarının dörtte üçüne ulaşmaktadır.
İslâm dinini kabul eden Türklerin hiçbiri, diğer dinleri kabul edenler gibi benliklerini kaybetmemişlerdir . İslâmiyet, Türk kültürü üzerinde koruyucu bir örtü olmuştur.
Türk kültürü, devlet teşkilâtından sosyal yapıya, sanattan ilme pek çok alanda İslâm medeniyeti içinde zirveye çıkmıştır. Dolayısıyla İslâm medeniyetinin diğer medeniyetler yanında seviyesi yükselmiştir. Örneğin, mimarîde Taç Mahal ve Selimiye Camii şaheserlerinde olduğu gibi fevkalâde bir yükseliş yaşanmıştır.

TALAS SAVAŞI
Nedenleri :

Abbasi Devleti’nin yeni kurulmasından ve Türklerin dağınık halde bulunmasından yararlanan Çin, Doğu Türkistan’ı ele geçirerek Talas ırmağı kenarına kadar ulaşmıştır.
1)Çin ve Abbasiler arasında Türkistan’a hakim olma mücadelesi (Çin’in Türkistan’ı ele geçirmek istemesi)
2)II.Göktürk Devleti’nin 745’te ortadan kalkması
3)Çin'e karşı koyacak durumda olmayan Batı Türkistan'daki Türklerin Abbasilerin, Horasan Valisi Ebu Müslim'den yardım istemesi.
4)Abbasilerin İslamiyet’i Orta Asya içlerine kadar yaymak istemesi, Çin’in buna direnmesi
5)Çin’in Şaş ili Tarhanı’nı öldürmesi üzerine bu kişinin oğlunun Horasan Valiliğine sığınması üzerine Vali Ziyad Bin Salih,Karlukların yardımı ile Talas ırmağı yanında Atlah’ta Çin ordusunu yenilgiye uğrattı.

Savaş: Çin ve Arap ordularının Talas Irmağı kıyısındaki savaşta, Karluk ordusunun Müslümanları desteklemesiyle savaşı Müslümanlar kazandılar.

Sonuçları:
1)Orta Asya Çinlilerin egemenliğine girmekten kurtulmuştur.
2)Çin’in batıya doğru ilerleyişi durmuştur.Bundan sonra Çin’in Asya egemenliği düşüncesi uzun süre için sona erdi.
3)Çin'in, Orta Asya'daki baskısı bitti. Bu durum, Uygurların kuvvetlenmesine ve Batı Türkistan’daki Türklerin rahatlamasını sağladı.
4)Türklerle Müslüman Araplar arasındaki ilişkiler iyileşmiş, savaşların yerini dostluklar almıştır.
5)Türklerle Müslüman Araplar arasında ticari ilişkiler gelişmiştir.
6)İslamiyet Orta Asya’da yayılmaya başladı.
7)Türkler kitleler halinde İslâmiyet’i kabul etmeye başlamıştır.
NOT:Karluklar kitleler halinde İslamiyet’i kabul eden ilk Türk topluluğudur.Aynı tarihlerde İtil çevresinde bulunan Bulgar Türkleri hükümdarı Almış Hanın Annasi halifesine baş vurarak din alimleri göndermesini istemiştir (920).
8)Talas Savaşı Türk – İslâm tarihinin başlangıcı kabul edilmiştir.
9) Türkler Abbasi Devletinin hizmetine girerek görev almaya başladılar. Böylece İslam dünyası yeni bir güç kazandı.
10) Dünya kültür tarihi bakımından önemli kabul edilen kâğıt, Çin’in dışında yayılmaya başlamıştır.
11) Talas Savaşında Araplara yardım eden Karluk Türkleri, Türk birliğini sağlayarak Yağma ve Çiğil Türkleri ile birlikte Karahanlı Devletini kurdular.
12)Türklerle Müslümanlar arasında ticaret başta olmak üzere ekonomik ve kültürel ilişkiler giderek artmıştır.
NOT:Araplar ile Çin ilk (tek) kez bu savaşta karşı karşıya gelmişlerdir.

Türklerin İslamiyet'i Kabul Edişlerinin Nedenleri
1)İslamiyet'i üstün bir inanç sistemi olarak görülmesi
2)İslâm dini ile eski Türk inançları arasında benzerlik bulunması
a)Göktanrı dini ile İslam dininde tek tanrı anlayışının görülmesi
b)Ahiret inancının varlığı
c)kurban kesme
d)ruhban sınıfının olmaması
3)Türk kültürü ile İslam kültürünün benzer özellikler taşıması (temizlik ve ahlak anlayışı)
4)Müslüman tüccarların faaliyetleri (Ticari faaliyetler sayesine Türklerle Müslümanların yakınlaşması ve kültürel etkileşimin artması)
5)Türklerdeki cihan hakimiyeti anlayışının İslâmiyet’teki cihat ve fetih anlayışına benzemesi
6)Her iki din anlayışında da sosyal dayanışmanın olması
7)Abbasilerin hoşgörülü siyaseti
8)Türklerin göçebeliğin yanında yerleşik hayata da geçmiş olmaları
9)Türklerin ticaretle uğraşmaları ve doğu ile batı arasındaki ticaret yolları üzerinde yerleşmiş olmaları
10)Talas Savaşı'nın etkisi (751)


Türklerin İslâmiyet’i Kabul Etmelerinin Sonuçları
1)İslâmiyet’i daha geniş bir alana yaymışlardır (Pakistan, Afganistan, Bangladeş ve Hindistan’ın bir kısmı ile Balkanlar )
2)İslâm dünyasındaki ayrılıkları etkili bir şekilde ortadan kaldırarak Halifeyi korumuşlardır.
3)İslam medeniyetinin gelişip yaygınlaşmasında etkili oldular
4)İslamiyet’in yayıldığı sahalarda devletler kurdular
5)Bilim , sanat, eğitim,vb.gibi kültürel gelişmelere katkıda bulundular.
6)Türkler, karışıklık içinde bulunan İslâm dünyasının koruyuculuğunu (Haçlı savaşları) üstlendiler.
Selçuklular, Abbasi halifelerini himaye ettiler. Batı'da Haçlı Seferleri'ne, Doğuda Moğol akınlarına karşı Türkler tarafından set oluşturuldu. Böylece İslâm dünyası dağılmaktan kurtulmuştur. Bin yıla yakın bir süre Türkler, İslâmiyetin bayraktarlığını yapmıştır.
Gazneli Mahmud'un Hindistan'a yaptığı seferler neticesinde İslâmiyet Hindistan'a kadar ulaşmıştır. Böylece yakın dönemlerde kurulan Pakistan ve Bangladeş'in temelleri atılmıştır.
Osmanlı Döneminde ise Türkler Balkanlara yerleştiler. Arnavutlar, Bosna-Hersekliler (Boşnaklar) bu dönemde Müslüman oldular.