Tarih Bilinci

 ’Tarih bilinci nedir’ sorusunun yanıtı, ’Tarih nedir’ sorusunun yanıtında gizlidir. Bir kişinin tarih bilincine sahip olup olmadığını anlamanın en kısa yolu, ona bir tarih tanımı yaptırmaktır. Eğer kişi, tarihi salt bir geçmiş, olaylar ve olgular yığını olarak görüyorsa tarih bilincinden yoksun demektir. Yani, tarihsel bilgi birikimine sahip olmak, tarih bilincine sahip olmak anlamına gelmez.

Tarih bilinci, tarihsel bilgiyi bilimsel düşünce düzeyine ulaştırabilmek; yüzyıllar, binyıllarla anlatılan, sonsuz gibi görünen olgular yumağını akılcı bir yorumla çözebilmek, demektir. Tarih bilinci, yakıtı tarih olan bir aydınlatma aracıdır. Onun ışığıyla günümüzü daha iyi anlayabilir, geleceği daha iyi görebiliriz. Başka bir deyişle ’Tarih bilinci, tarihi aklın yol göstericiliğinde anlamlandırma çabasıdır.’ Aklı devreden çıkardığımızda, tarih de tarih olmaktan çıkar.

Ferdin tarih bilinci edinmesinde onun tecrübeleri, dünya görüşünü ve yaşam tarzını şekillendiren olaylar, ailesi, mensup olduğu toplumsal sınıf, ekonomik durumu tayin edicidir. Bunlara göre kişide bir bilinç oluşabilir. Toplumların tarih bilincinde ise, durum bu kadar net değildir. Zira toplum her şeyden evvel, uzun bir zamanın ürünü olarak ortaya çıkar. Bu uzun zaman içinde bir içtimai düşünceye ve bilince ulaşır ki bu kolektif bir bilinçtir. Kolektif bilinç ise, toplumun etrafında birleştiği değerler bütününü ifade eder. Elbette ki toplum dediğimiz şey, bütünüyle bir noktada buluşmaz, kendi içinde farklılıkları da barındırır. Ancak hiç şüphesiz asgari birleşmeden bahsedilebilir. Nihayette şunu diyebiliriz; toplumsal bilinci şekillendiren en önemli unsur geçmiştir.

İnsan için genel bir tanım yaparsak; “tarih bilincine sahip varlık” diyebiliriz. Geçmişini bilen, merak eden, yanlış da olsa bilmeye çalışan, gelecek endişesi olan, geleceğe dönük bazı tahminler yapan, tek varlık insandır. Bu bakımdan insanı tarih bilgisinden ve tarih bilincinden soyutlayamayız. Toplum içinde tarih bilinci çok önemlidir. Şüphesiz bir toplumu, bir etnik grubu, bir ulusu oluşturan unsurların başında dil, din ve toprak parçası gelir. Bu üç unsurun zaman içinde iç içe geçmesi, iç içe geçişte yaşanan süreç tarihi oluşturur.

Hangi dili konuşacağız? O dil nasıl istihaleler geçirir? Bir tarihi, uzunca bir zamanı bir arada yaşayarak dilimizi kurarız. Toplumlar nihayette insanlardan oluşur, insanlarda sonuçta ortak paydalarda benzeşirler. Ama görüyoruz ki toplumlar birbirinden farklıdırlar; aynı dili konuşmazlar. İşte bu farkı doğuran şey, tarihtir.

Niçin şu grup bu dine mensuptur da, öbürü değildir. Türkler üzerinde bunu görmek mümkündür. Belki çok insanın dikkatinden kaçıyor; Türkler arasında üç büyük dine mensup insanlar vardır. Mesela Karayalar "çoğumuz Karayiler diyoruz” gerçi Yahudi dinindendirler; ama bunlar, Tevrat’a inanan, Talmut’u reddeden bir mezheptir. Fakat diğer Yahudiler gibi hem Tevrat’ı hem de Talmut’u kabul eden bir Türk grup da vardır. Kırım adasında onlara Kırımçaklar derler. Yine Romanya, Ukrayna, Moldovya ve Bulgaristan’da da uzantıları bulunan Gagavuz Türkleri Ortodoks Hıristayanlardır.

Bir kavmin böyle üç ayrı din grubuna sahip olması da tarihin kurduğu bir şeydir. Demek ki tarih dediğimiz zaman kesitinde, coğrafyada olaylar meydana gelir, milletlerin ortak hafızası ve bilincide bunu içinde oluşur. Oluşan şey kimliğimizdir. Kimlik; bizim dışımızda gibi görünen bir takım olayların, savaşların, istilaların, göçlerin içinde oluşan ortaklıklardır, dil ve din gibi şeylerdir.

Tarih bilincine sahip bir kimse, tarihi ölü bir geçmiş olarak değil, yaşayan, yaşamı anlamlandıran ve güzelleştiren canlı bir varlık olarak duyumsar. Mustafa Kemal ’i Mustafa Kemal yapan da her şeyden önce bu tarih bilinciydi. 1919’da bu bilinçle Hacıbektaş’a gelmiş ve Kurtuluş’tan sonra yönetim biçiminin cumhuriyet olacağının muştusunu vermişti.

II. Dünya Savaşı’ndan çok önce, 1932’de, Avrupa’da geçmişte olanları ve o günkü gelişmeleri değerlendirerek II. Dünya Savaşı’nın 1940-1945 yılları arasında başlayacağını söyleyebilmiştir. Büyük Söylev’inde ’İzlenmesi Gereken Siyasal İlke’ (2) bölümünde yaptığı tarihsel özet, onun sağlam bir tarih bilincine sahip olduğunun kanıtıdır. Tarih bilincinin ne olup ne olmadığının örneğini vermek isteyen tarih öğretmeni, Atatürk’ün bu değerlendirmesini öğrencilerine okutmalıdır.

Söylev’in bu bölümünde Atatürk, tarihin nereden gelip nereye gittiğini, dine ve tarıma dayalı imparatorlukların yerini Sanayi Devrimi’nin ortaya çıkardığı, modern sınıflardan oluşan, yurttaşlık temeline dayalı ulus devletlerin aldığını, bu nedenle ’Osmanlı İmparatorluğu’nun da, benzerleri gibi, tarihin bağrına’ gömülmesinin kaçınılmazlığını ustaca özetler ve ’izlenmesi gereken siyasal ilke’ nin ’ulusal siyasa’ olduğunu belirtir: ’Ulusal siyasa nedir? Bizim aydınlık ve uygulanabilir gördüğümüz siyasal yöntem, ’ulusal siyasadır’ .

Dünyanın bugünkü genel koşulları ve yüzyılların kafalarda ve insanların özyapılarında yerleştirdiği gerçekler karşısında, düşçü olmak kadar büyük yanılgı olamaz. Tarihin dediği budur; aklın, mantığın dediği böyledir. Ulusumuzun, güçlü, mutlu ve sağlam bir düzen içinde yaşayabilmesi için, devletin baştan başa ulusal siyasa gütmesi ve bu siyasanın iç örgütlerimize tam uyumlu ve dayalı olması gereklidir. Ulusal siyasa demekle anlatmak istediğim şudur: Ulusal sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak varlığımızı koruyup ulusun ve yurdun gerçek mutluluğuna ve bayındırlığına çalışmak; gelişigüzel, ulaşılamayacak istekler ardında ulusu uğraştırmamak ve zarara sokmamak; uygarlık dünyasının uygarca ve insanca davranışını ve karşılıklı dostluğunu beklemektir.’

Bugün, ulusal siyasa yerine, emperyalizmin güdümünde bir devlet siyaseti gütmek, tarih bilincinden yoksunluğun doğal bir sonucu olan boşuna bir çabadır.


İnsan Ve Tarih Bilinci

İnsan zaman içinde yaşayan bir varlıktır. İnsanda “zaman bilinci”nin bulunması da, bu durumun farkında olduğunun göstergesidir. Geçmiş, şimdi ve gelecek, zamanın boyutlarıdır. Şimdi, hem geçmişi hem de geleceği kapsayan bir zaman kesitidir. Çünkü insan Leibniz’in sözlerinde ifadesini bulduğu şekliyle, “geçmişin yükünü taşıyan ve geleceğe yönelen” bir varlıktır. İnsanın üç zaman boyutunda birden yaşaması söz konusudur: “Eylemesiyle şimdide, anmasıyla geçmişte, umut etmesiyle gelecekte.

Canlı duyumlamaların ve duygulanmaların, şimdiden geleceğe doğru yönelmesiyle birlikte bilincin zamanı, gerçek zamanın tersine, şimdiden geçmişe doğru akabiliyor; geçmişi şimdiye getirebiliyor ve gerçek zamana yerleştirebiliyor. Hatta geçmişi şimdiden daha canlı yaşayabiliyor. İnsanı geçmişle gelecek arasındaki konumuyla düşündüğümüzde şunu da söylemek gerekir: geçmişteki şimdiler ömrünün bir yarısı, gelecekteki şimdiler öbür yarısı olmak zorundadır.

İnsan tarih bilincine sahip olan tek varlıktır. Ancak insanın zamanı, “tarihsel zaman” olarak kavraması, tarih bilincinin doğuşuyla mümkün olmuştur. Önceleri Augustinus’un Hristiyan teolojisi bağlamında ifade ettiği tarih bilinci ve tarih felsefesi, laik bir çerçeveye bürünerek, insanın, kendisine ve dünyaya bakışında rol oynamaya devam etmiştir. “Hristiyanlık, insani varoluşu, başı ve sonu olan bir defalık bir süreç içinde ele almakla, Batı düşüncesindeki tarihsel zaman ve tarihsel süreç kavramlarını ana nitelikleriyle belirlemiştir. Tarih bilinciyle birlikte insan, kendi hayatının ve tarihin anlamını ve ereğini soruşturmaya ve sorgulamaya da başlamıştır.

İnsan tarihsel bir varlıktır. Tarih bilinci insana, kendisinin tarihsel bir varlık olduğunu anlama, bunun bilincine varma olanağını vermiştir. “Nereden gelip nereye gidiyoruz?” sorusunun yanıtı, artık tarih bilincinin ışığında aranır olmuştur. Doğal dünyanın bir uzantısı olarak görülen tarihsel/kültürel dünya, tarih bilincinin doğuşuyla birlikte, kendine özgü bir yapısı olan bir gerçeklik olarak görülmüştür.

Tarih bilinciyle birlikte insan, hakikati/doğruluğu doğada olduğu kadar, tarihte de aramaya yönelir. Böylece insan kendi kurmuş/meydana getirmiş olduğu tarihsel/kültürel dünyayı bilme ve anlama imkanlarını araştırmaya ve sorgulamaya girişmiştir.

Tarih bilincinin gelişiminde önemli bir yeri olan İtalyan filozof ve filolog Vico’ya göre,”biz ancak kendimizin neden olduğu ve kendimizin yaptığı şeyi doğru ve temelli olarak bilebiliriz. Doğayı yaratmadığımıza, tersine yaratılmış bir şey olduğumuza göre, doğayı doğrudan ve yetkin olarak bilmek bize zorunlu olarak kapalıdır. Ancak bununla birlikte, tarih ve kültür dünyası hakkında kesin ve doğru bilgiye, hakikate ulaşma imkanı ise insana açıktır. Vico’nun sözleriyle, “Gözlerimizi oldukça uzakta kalmış eski çağlara çevirdiğimizde gözlerimizin önünü örten bulutlarla kaplı bu karanlıkta, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak bir biçimde, şu doğruluğun sonsuz ışığı parıldar: Bu toplumsal-sivil dünya tamamen insanlar tarafından yapılmıştır. Bu yüzden biz dünyanın ilkelerini, kendi özgül insani tinimizin yönelimleri içinde bulabiliriz ve bulmak zorundayız.

Tarih bilinci “insan doğası”nın sorgulanmasına yol açmıştır. Tarih bilinciyle, “insan nedir?”, “insanın doğası nedir?” gibi soruların yeni bir ışık ve yeni bir bakış açısıyla ele alınması da söz konusudur. İnsanın bir doğa varlığı olduğu, insanın doğası gereği iyi (Rousseau) ya da kötü (Hobbes) bir varlık olduğu şeklindeki görüşler, tarih bilinci açısından sorgulanır olmuştur. Çünkü insanın tarihsel bir varlık olması, belli bir insan doğasından söz etmeyi zorlaştırmakta, önemli bir problematik yaratmaktadır. Çünkü bir şeyin doğasından söz ettiğimizde, değişmeyen, hep aynı kalan ve aynı şekilde tekrarlanan bir yapıyı ya da nitelikleri/özellikleri ifade etmek isteriz. Ama insanın tarihsel bir varlık olduğu düşüncesi, insan doğası kavramının yeniden yorumlanmasını gerektirir.

İnsanın tarihsel bir varlık olduğu düşüncesinden hareketle, değişmez ve genel bir insan doğası anlayışını reddeden en etkili ve kapsamlı yaklaşımı Alman filozof ve kültür tarihçisi Wilhelm Dilthey’da buluruz. Hermeneutik ve tarihselci felsefenin başlıca temsilcisi Dilthey’a göre, “İnsanın ne olduğunu bize yalnızca tarih söyler.” İnsanın “tarihsel bir varlık” olması Dilthey için başlıca iki anlama gelir:

-İnsanın kendisini yalnızca iç gözlem yoluyla değil, ama yaşamın nesnelleşmeleri yoluyla anlayabliriz.

-İnsanın doğası değişmez bir öz demek değildir.

Dilthey’ın sözleriyle, “İnsanın doğasının bütünlüğü yalnızca tarihtedir. Başka bir deyişle, “İnsanın yaratılarının/nesnelleştirmelerinin önünde yer alan ve bunlardan bağımsız bir genel insan varlığı, bir genel insan doğası yoktur. Tam tersine, insan, ancak ve sadece kendi yaratılarının/nesneleştirmelerinin totalitesi içindeki insandır.

Dilthey’ın ortaya koyduğu düşünce çizgisini 20. Yüzyılda sürdüren önemli İspanyol filozoflardan Ortega y Gasset’ye göre, “İnsan kendi başından geçen şeydir, kendi yaptığı şeydir. Başına başka şeyler de gelmiş olabilirdi, başka şeyler de yapmış olabilirdi, ama gerçekten başına gelmiş olan, gerçekten yaptığı şeyler işte burada, ardı sıra sürüklediği kaçınılmaz bir deneyimler dizisi. Bu yüzdendir ki insanın olabileceği şeylere sınır koymanın anlamı yoktur. Olanaklarının, doğası bulunmayanlara özgü sınırsızlığında, bizi yanıltabilecek, önceden belirlenmiş bir veri olarak, bir tek değişmez çizgi vardır: geçmiş. Yaptığı yaşam deneyimleri insanın geleceğini daraltır. İlerde ne olacağını bilmesek de, ne olmayacağını biliriz. Geçmişi göz önüne alarak yaşarız biz.” Ve Gasset şöyle devam eder: “Sözün kısası, İnsanın doğası yoktur, tarihi vardır. Ya da, aynı kapıya çıkan: Doğa ile nesnelerin arasında ne ilişki varsa, -gerçekleştirilmiş işler olarak- Tarih ile insan arasında da aynısı vardır.” Gasset, Augustinus’un “Tanrının doğası yapmış olduğu şeydir.” Sözünü şöyle değiştirir: “İnsanın da yapmış olduğu şeylerden başka doğası yoktur.

Geçmişi yorumlamak da geleceği biçimlendirmek de, ancak tarih bilinciyle olanaklıdır. Tarih bilinci, insanın hem geçmişi yorumlamasında, hem de geleceği kurmasında, ona yön vermesinde rol oynamaktadır. Tarihi, kendi değerleri, amaçları ve eylemleriyle kurduğunun bilincine varan insan, geleceği de kendi idealleri ve beklentileri yönünde aynı bilinçle belirlemek ister. Tarih bilinci, insanın tarihsel sürece bilinçle katılma imkânı anlamına gelir. Ama elbette bireyin, tekil insanın tarihe istediği yönü tümüyle vermesi mümkün değildir.

Tarih insanların yaptıklarıyla oluşmuş olsa da, bu oluşan şeyde bireylerin amaç, niyet ve özlemleriyle uygun düşmeyen ve örtüşmeyen gelişmeler de oldukça fazla yer alır. Çünkü “İnsanın, kendi düşünce ve emeğiyle yarattığı ve bir kez yaratıldıktan sonra tekil insandan bağımsızlaşıp nesnelleşen simgesel yapılar olarak, devlet tipleri, sanat anlayışları, bilim paradigmaları(değerler dizisi), felsefe tipleri içerisinde, kendisinin oluşturduğu bir dünya, “tarih ve kültür dünyası” dediğimiz bir dünya içinde yaşar. Ancak insan tarihselliğinin farkında olmayabilir ya da unutabilir. “Bu takdirde o sadece fiziksel zamanı yaşar, tarihsel zamanı ve tarihselliği değil. Yine de o, farkında olmasa da, kendi oluşturmuş olduğu tarihselliğin koşulları içinde bulunmaya devam eder.

Tarihte insanı, onun başarı ya da başarısızlıklarını, yükselişlerini ya da düşüşlerini gördüğümüz için, tarih üzerine düşünmek, aynı zamanda insan üzerine düşünmek demektir. Bundan dolayı insanı düşünürken, insanın değerlerini ve eylemlerini anlamaya çalışırken, belli bir tarih felsefesine ve tarihsel bir bilince dayanmıyorsak, düşüncelerimizde hep bir eksiklik ve temelsizlik söz konusu olacaktır. Tarihselliğe dayanan insani varoluşu, bu temeli göz ardı ederek anlama olanağını bulmak mümkün görünmemektedir.

Tarih bilinci, bilincin tarihselliğini de içerir. Tarih bilinci insanın kendisini tarihsel bir varlık olarak kavramasının yanı sıra, kendi aklına, akılsallığına ve bilincine de tarihsel bir yaklaşımla yönelmesini sağlamıştır. Tarih bilinciyle birlikte insan, kendini ve dünyayı düşündüğü ve ifade ettiği kavramların, yöntemlerin ve bizzat bilincinin de tarihselliğin bir ürünü olduğunun farkına varmıştır.

Bizde tarih bilinci ne durumdadır? Tarih bilinci gelişmemiş insanların ve toplumların, bazı güçlü ülkelerin ve eğilimlerin dayatmacılığına maruz kalmaları ve direnme imkânı bulamamaları da söz konusudur. Özellikle “küreselleşme”(globalleşme) gibi kavramların sorgusuz sorusuz kabullenilmeye ve genel geçer kılınmaya çalışıldığı günümüz dünyasında, tarih bilincinin varoluşsal bir önemi vardır. Acaba bizim insanımız ve ülkemiz tarih bilinci açısından nasıl bir durumda bulunmaktadır? Geçmişimizi yorumlamada ve geleceğimize yön vermede, bu soruya vereceğimiz yanıt hiç kuşkusuz çok önemlidir.

Türk’ün Tarih Şuuru:

Tarih milletlerin boy aynasıdır. Kendimizi bu aynada nasıl görmek istiyorsak ona göre bir hayat idame ettirmeliyiz. Zira tarih, geçmişte yaşananların bugüne yansımasıdır. Fakat tarih yapanla tarih yazanın birbirlerine sadık olması, yazılanla yaşananın aynı düzlemde cereyan etmesi gerekir. Aksi halde her devletin kendi penceresinden gördüğü ve sımsıkı sarıldığı yalan yanlış malumatlarla sahrada gemi yüzdürürüz.

İnsanlar tarihî geçmişlerini, kültür ve medeniyetlerini asla unutmamalıdır. Çünkü bize mertebe kazandıracak veya kaybettirecek bu birikimlerimizdir. Maziyi yâd ederek yaşamak, geleceği şekillendirmek için elzemdir. Fakat geçmişe takılıp kalmak da en az geçmişi unutmak kadar tehlikelidir. Geçmişteki hatalarımızdan ders, başarılarımızdan ise hız almalıyız. Böylelikle gayret ve motivasyonumuzu en üst seviyede tutabiliriz.

İlim ve irfanın tarlası hükmündeki Osmanlı devleti bizim şanlı mazimizin dönüm noktalarından birisidir. Altı yüz yılı aşkın bir dönemi kapsayan bu süreç hafızalarımızda yaşatılmalıdır. Çünkü bu uzun zaman diliminden öğreneceğimiz çok şeyler vardır. Ak ve kara sayfalarıyla dünya tarihine yön veren bu tarih silsilesinden nasibimize düşen ibretleri almalı ve geleceğimizi o tecrübelerin verdiği güçle şekillendirmeliyiz.

İstikbale endişesiz bakmak ve yön vermek maziden beslenmekle mümkündür. Bizim koca tarihimizde irfan, şan ve şeref levhaları sayılamayacak kadar çoktur. Bizim tarihimiz ve kültürümüz fedakârlık numuneleriyle doludur. Örnek hadiseler ve buna bağlı kişilikler aramak için uzaklara gitmemize hiç mi hiç gerek yoktur. Uzun yıllardan beri Batı’da aranan kaynak aslında içerdedir. Avrupa’da insanlık vahşet ve dehşet içerisinde kırılırken ecdadımız hikmet ve adaletin, ilim ve irfanın, şan ve şerefin doruklarında seyrü sefer ediyordu.

Tarih şuuru sihirli bir anahtardır. Hayatımızın her safhasında karşımıza çıkan kapalı kapıları bu anahtarın esrarengiz gücüyle açabiliriz. Şayet anahtar tutukluk yapsa bile tarih şuurunun verdiği sarsılmaz güçle o çelikten kapıları yumruklarımızla kırarak içeri girebiliriz.

Köklü bir millet olan Türkleri köksüzlüğün uçurumuna sürüklemek isteyenler, onları popüler kültürün boyalı şeker hükmündeki sahte tatlarıyla avutmaktadırlar. Bağımlılık yapan ve kişinin komaya girmesine yol açan bu sahte tatlar, ruhumuzun damak zevkini de bozmaktadır. Mankurtlaşmaya kadar uzayan bu süreçte çok keskin ve tehlikeli dönemeçler mevcuttur. Böyle kaygan bir yolda giden şoförün mahir ve uyanık olması elzemdir.

Tarihî değerlerimiz, millet yapısının köşe taşlarını birbirine bağlayan ve sağlamlaştıran çimento hükmündedir. Tarihe bakınca görürüz ki milletlerin yaşadığı zor dönemler birlik ve beraberlik ruhuyla aşılmıştır. Ortak değerlerimiz birliğimizin altın halkaları olmuştur. İrade sahibi insanlar bu halkaları sağlamlaştırırken, yaşamayı taklitten ve tezyinden ibaret görenler, halkaların zayıf noktaları olmuşlardır.

Bu güçsüz noktalar her geçen gün iyice aşınarak kopma noktasına gelmiştir. Bazı kesimler de bu zayıflamayı ve kopmayı hızlandırmışlardır. Fakat inanç, dil, kültür, örf ve ahlak gibi yüce değerler çelikten daha güçlü bir tesir uyandırarak mukaddes yapının çöküşüne engel olmuşlardır.

Tarih şuuru nedir? Bunu cevaplamak için öncelikle şuur nedir? Sorusuna cevap arayalım.
Anlama, anlayış, akıl, bilinç, doğru yönlenme, yerinde davranışlar gösterme hali gibi.. tanımlanır.
İnsandaki şuur ise; insanların doğruya yönlenmesi, yerinde zamanında uygun davranış göstermesini sağlayan davranış hali.

Tarih şuuruna dönelim: insanların tarihini doğru bilmesi, tarih bilimini bulunduğu konuma uyarlaması, faydalı olacak şekilde kullanabilmesidir.

Tarih şuuruna ihtiyaç var mı? Bu sorunun cevabını insanın şuur, bilinç kaybı durumunda başına gelecekleri düşünerek vermemiz yerinde olur? Kişi bilincini kaybederse; dostlarını kaybeder, düşmanlarının kim olduğunu unutur, tüm zenginliklerini yitirir, bilgilerini unutur, tecrübelerinden faydalanamaz hale gelir.

İşte tarih şuurundan yoksun insanlar ve milletler de aynı kayıpları tarih sahnesinde yaşar. Bu yüzden tarih öğreneceğiz, tarihimizi öğreneceğiz.

Biz kendimizi millet olarak tanıyor muyuz? Başka milletler, özellikle Avrupa ve Amerika bizi tanıyor mu? Nasıl tanıtıyor? Biz millet olarak kendimizi tanıma açısından hep gururlanırız. Bu gururumuzda da çoğunlukla haklıyız. Ama bizim kendimizi bilmemiz bizim dünyada nasıl tanındığımızı değiştirmez. Önemli olan batılılar yani Avrupalılar bizi nasıl tanıyorlar kendi insanlarına nasıl tanıtıyorlar? Tarihimizi nasıl yorumluyorlar.

Öncelikle Bazı Avrupa milletleri bakın bizi nasıl tanıyor: Bu aktaracaklarım Bozkurt Güvenç’in "Türk Kimliği" adlı eserinin çeşitli sayfalarından alıntı olacaktır...

Fransızlar Türk kimliğini şöyle tanımlıyor: "İnsanlar arasında Türkler, anlayış bakımından sonuncudur. İnançtan ötesini kavrayamazlar; anlamaya da çalışmazlar. İslam dinini Türkler üzerindeki etkisi iyi sonuç vermedi. Türkler Müslüman Asya’nın Avrupa’ya karşı savaşan askeri oldu. Müslümanlık Türk dehasına ters düştü. İslam bu yarı Çinlilerden acımazsız İranlılar yarattı.

Fransızlar Türk kimliğini bu şekilde tanımlarken, Türkiye’nin müttefiki Almanlar ise Türkler hakkında kamuoyunda şu sözleri sarf ediyorlar: Saygınlığı az; düşmanı çok! Türkler savaşçı, kararlı, öfkeli ve deli fişek insanlardır. Türklerin yeri sırası en aşağıdadır. Türk’e küçük parmağını ver, elini kapsın. Türkler kargalar gibi hırsızdırlar. Yine bir başka sayfasında Türk milleti için şu değerlendirme ve iftira içinde olabiliyorlar:

Türkler dinsiz, hoş görüsüz, kaba hoyrat vicdansız, acımasız, ahlak kurallarına saygısız, en korkunç günahları işlemeye yatkın, inançsız, lanetlenmiş, tavşan gibi kaçan kuduz barbarlar..." Diye biliyorlar. Zaman zaman Almanya’da bulunmuş Türk vatandaşlarımız hakkında söylenenleri sizlerde duymuşsunuzdur.

Bakın İtalyanlar da bizim hakkımızda daha iyimser görüşlere sahip değildirler. Kendilerinin bütün yaptıkları kötülükleri, milletimiz için iftira ederek sarf etmekten çekinmezler İtalyanlar: " Sultan’ın kölesi, güdülmeye muhtaç, yağmacı, küfürbaz, tembel, askerlik ve savaştan başka yeteneği olmayan, bıyıklı, suçluları kazığa vuran, müzikten hoşlanmayan, koca gövdeli ama küçük beyinli Kızılderili gibi, söz ve iftiraları sıralamaktan hiç de utanmazlar.

En son olarak Amerikan okullarında da Türklerle ilgili alabildiğince hakaret dolu ve iftiralar yer almakta,
"Yaklaşık 1000 yılına kadar Arapların esiri olan Türkler dağ insanı niteliğinde bir kavimdir."(Warshaw:168)
1915 yılında Ermenileri Ruslara yardım etmekle haksız yere suçlayarak, ülkede yaşayan bütün Ermenilerin öldürülmesini emretti. II. Abdulhamit, bu soy kırımında oynadığı rol yüzünden Kızıl Sultan şöhretini kazandı. Soy kırım 200.000 Ermeni’nin ölümü ile sonuçlandı.

Aslında bu Avrupalıların bir hastalığıdır. Hep kendilerini överler. Ama şu bir gerçektir ki, bütün varlıkları sömürüye dayanır, girdikleri her yerde kan kokar, sömürü yaşanır, katliamlar ve huzursuzluklar, entrikalar yığılır. Bakın Avrupalılar toplu olarak Avrupalıları ve Asyalıları nasıl değerlendiriyorlar:

Asyalı insan: Kırılgan, korkak, bilgisiz. Yaratıcı olmayan, dirençsiz, ilkesiz kişiler derken, Avrupalı insanlarında, sert bileği bükülmez, korkusuz, bilgili, yaratıcı, dirençli, ilkeli olarak kabul etmişler.
Ne diyelim cihangir bir Osmanlı Devleti tarihe gömülürse, haklı haksız, birbirine karışırsa, Avrupalıların kendilerini bu şekilde tanıtması ve yüzsüzlüklerine kim dur diyecek ki

Sizlere Türkler için söylenen bütün iftiraları sıralamak istemiyorum. Allah’a şükür ki bu söylenen sözler iftiradan öte bir şeyler olmayıp, kendi ayıplarını örtmek için uydurulmuş, mesnetsiz iftiralardır. Avrupalılar ile Asyalıların karşılaştırılmasını böyle yaparlar: Bütün Avrupa’da bu değerlendirmeler çok az istisna ile kabul görmüştür. Bu ön yargı günümüzde de devam etmektedir. Peki bu görüşler değişir mi? Değişir, değişmezse de azalttılar.

Önce neden zor değişeceğini veya tamamen değişmeyeceğinden söz etmek gerekiyor. Türk Milleti olarak çağlar boyu savaştığımız bir farklı toplulukta aramızda birleştirici ortak iyi ilişkilerimiz olmadı ki, bizim için zaferler Avrupa için birer matem günüdür. Bizim için üzüntülü yıl dönümleri Avrupa için bayramdır. Bakın sözüm ona çağdaş İspanya’da bile milli bir bayram olarak kutlanan Lipanto, bizim 1571 yılındaki İnebahtı yenilgimizin yıl dönümüdür.

Şekspir’in Otello piyesindeki alkışlanan en önemli sahne bir fırtınada batan gemiler Osmanlı gemileridir. Osmanlı gemilerinin batışı alkışlanır, Eğer bu piyes Türkiye’de oynanırsa ki oynanır, alışkanlık gereği bizim tiyatro sevenlerde ilgili bölümde alkışlarını Türk Milletinin aleyhine de olsa esirgemezler.
Yunanlıların Milli bayramı, bağımsızlığına kavuşması, bizden ayrılışı olan Edirne antlaşmasıdır. Bizim milletimiz için bir yenilgi Yunanlılar içinse bir sevinç günüdür.

İşte bütün değerlerin alt üst olduğu hala ön yargılı bir davranış içerisindeki Avrupa ile hangi ortak noktaları yakalarız, bilinmez ama eğer kendimizi daha fazla ezdirmek ve küçültmek istemiyorsak bu milletin bir genci olarak zor olanı başarmak zorundayız.

Tarihimize nasıl bakalım. Bütün Avrupa bizi böyle görmediği malumdur. Mutlaka aklı başında, mantıklı, ön yargısız, düşünenlerde mutlaka vardır. Türkler için söylenilmiş bize gurur verecek iyi sözlerde söylenmiştir. Fatih Sultan Mehmet’e baş vuran Mora halkı kendilerinden yönetici olan Mora Despotlarından şikâyet ederek, kendilerini kurtarmalarını isteyip, Osmanlı Devleti’nin yönetimine girmeye can attıklarını, Ortodoksların, Katoliklerin yönetimine girmeyi reddederek, "Başımızda Kardinal külahı görmektense Osmanlı sarığını tercih ederiz." demeleri bizi gururlandırır.

Yine Polonya halkının ki o zaman ki adıyla Lehlilerin "Vistül Irmağında Türk atlıları sulandığı müddetçe Leh illeri hürdür" demişlerdi. Bütün bunları biz biliyoruz. Avrupalılardan bir kısmı da biliyor. Ancak şunu da bilelim ki tarih sadece bir bilim olarak okunmuyor, okutulmuyor, yorumlanmıyor. Tarih adına birileri hiçbir bilgisi olmadan meclislerde milletimize iftiraları sıralıyorlar. Bu tür iftiraları Avrupa’dan söküp atmak gerçekten zordur. Ama biz millet olarak kendi onurumuzu, gururumuzu, bağımsızlığımızı, milli kimliğimizi yitirmezsek de bir kazançtır. En azından bize iftira atanların ağzı ile konuşanlardan olmayız.

Tarih Nasıl Yazılır

Su üstüne tarih yazılmaz. Tarih üzerine tarih yazılmaz. Hele göz yaşı ile tarih hiç yazılmaz. Tarih yazmak isteyenler, geçmişte gerçekleşmeyen hayalleri, umutları, arzuları gelecekte gerçekleştirme idealinden vazgeçmeyenlerdir.

Tarih yazacak insan, geçmişteki hatalarından ders alacak kadar akıllı, geleceğe yeni hedefler koyacak kadar cesur olmalıdır. Tarih akan zamanı durdurarak değil, akan zamanı kovalayarak hiç değil, sadece ve sadece onun önünde yürüyerek yazılır.

Tarih yaşandıkça yazılır. Yaşanmamış ve yaşanmayacak tarihler yazmak sadece film senaristlerinin işidir. Bu filmlerde seyredenle oynayan hep aynı kişidir.

Tarih ne elle ne dille yazılır. Tarih sadece ve sadece yürekle yazılır. Geçmişin tarihini tarihçiler, geleceğin tarihini ise kahramanlar yazar. Zaten onlar geleceğimizden bize el uzattıkları için kahramandırlar.

Kişilerin geleceği, toplumların geleceğinin önüne geçtiğinde tarih bir ağıta, toplumların geleceği kişilerin geleceğine hükmettiğinde tarih yazılmaktan gurur duyulan ve okunmaya doyulmayan bir destana dönüşür.

Tarih kendini satanları affetmez. Kendinden ders alanları ise ödüllendirir. Tarihi tek başına yorum, tek başına ceride, tek başına kapyanın seyir defteri, tek başına günlük, tek başına veresiye defteri, tek başına kutsal kitap, tek başına divan, tek başına günlük gazete olarak düşünenler ve bu şekilde kaleme alanlar, tarih değil olsa olsa itirafname yazarlar.

Tarihi günahları gizleyecek bir gerekçeli karar olarak görenler kendi vicdanlarının savcısı olmaktan öteye geçemez ve verdikleri her hüküm halklarının idam sehpasında ki yaftası olmaktan başka bir işe yaramaz.

Tarihte kara lekeleri savaşlar belirlemez. O savaşları kendileri değil toplumlarının menfati için yaptığını söyleyen yöneticilerin beyanatları kara lekeleri oluşturur.

Çünkü o beyanatların her kelimesi bir atom bombası kadar acı verici ve tahrip edicidir. Çünkü toprak; savaşta ölen sivilleri kabul edecek, ancak çocuklarımıza o beyanatlarda ki sözlerin içinde ki gizli dehşeti, vampir ve darkula psikolojisini, frankeştayn ilkelliğini ve korsan mantığını bir tarihsel gerçekmiş gibi dayatarak empoze eden zihniyeti ve temsilcilerini hiç bir zaman kabul etmeyecektir.

Harp tarihi başta olmak üzere siyasi tarihten sanat tarihine ulaşan tarihin geniş yelpazesi içinde, unutulanların tarihini yazmak ve bu tarihi göz ardı edilen gerçeklerle bezemek, her ne kadar yaşayan tarih olarak nitelendirilse de, tarihi dünyanın döndüğü yönün gerisine ışık hızı ile gidilen bir zaman yolculuğu olarak nitelemek, tutuculuktan öte bir şey olmamasına rağmen ve yine bir kristal kürenin başına geçerek gelecekten ve insanlığın gecekteki yazgısından haber vermekte fantastik ve heyecan verici bir masalı kurgulamaktan başka bir şey olmamasına rağmen, her iki durumda tarihin yazıcılarının vazgeçemediği bir körebe oyunudur.

İşin acı tarafı bu oyunda ebe resmi tarih, oyuncular ise toplumların kaderine hükmeden sürek avcılarıdır. Ancak zamanla oynamayı, bir safari çılgınlığı ile eş değer gören bu avcılar insanların özgürlüğünden başka hiç bir şeyi avlamayı beceremezler. Yazıcılar ise tarihte bu avlanamayan değerlerden hiç bir zaman bahsetmezler.

Tarih ne geçmişi geleceğe taşıma aracı, ne de gelecekte geçmişi arama ve yaşama sürecedir. Tarih; insanoğlunun kendini zaman aynasında bazen keyifle, bazen ibretle, bazen boğazına bir şeyler tıkanarak ve bazende burnunun direği sızlayarak izlediği; bakımsız, kuaföre gidilmemiş, sakal traşı olunmamış, parfüm, jöle sürülmemiş arzu edilmeyen görüntüsünden başka bir şey değildir çoğu zaman. İşin acı tarafı; bu canlı ve yaşayan görüntüyü bir fotoğrafçının rötüş görmüş negatifinden kağıtlara düşen vesikalık fotoğraflarında donuklaştırmak; tarihçilerin zevk alarak oynadığı ve yazdığı en dramatik, en ironik Şekspir operasının beşinci sınıftan kötü bir kopyasıdır.

Tarih, zaman yolculuğunda, insanın neler yaptığı kadar, bu yaptıklarının kendine ve doğadaki sonuçlarının sorgulandığı, değişimin insanın varlığında yeni ve ruhunda meydana getirdiği değişikliklerin gözlemlendiği, bu değişikliklerin insanlığın gideceği geleceğin ve yönün rotalarının çizildiği bir finansal proje olarak algılanmalı ve bu nedenle çok iyi yatırım yapılarak, çok büyük kazançlar elde edilecek bir girişim olarak da değerlendirilmelidir.

Zaman yolculuğunun hiç bir finansal projesi tarih kadar bereketli olamaz. Bu bereket; tarihin acı yüzü değil, müsbet ve menfi tecrübelerin bolluğu, çeşitliliği ve değişkenliğinin yarattığı dinamikler oluşturur. Tarihe derinlik kazandıran yaklaşım; onu, geçmiş ve gelecek boyutunu parelel başka boyutlar ile birlikte yazmaktan ve incelemekten geçer.

İnsanlığın geçmiş ve geleceğinin, onun yaşadığı dünyanın dünü, bugünü ve yarını ile birlikte incelenmesinin tarihe derinlik kazandırması süpriz sayılmamalıdır. Dünyanın değişiminde biriken istatiksel rakaamların ve toprağına gömdüğü arkeolojik bulguların gün yüzüne çıktığı oranda, geçmiş o kadar gerçek, gelecek o kadar anlamlı olacaktır.

Dünyanın dönüşü ve suyun akışında ki zaman farkının yarattığı hız değişimi bile tarihin insanoğlunun elinde, aldığı yol için kılavuz yani yol gösterici olacaktır. İnsanlar tarihi; ölümsüz olmak için değil, zamanın insanlara ve toplumlara hazırladığı süprizlere hazırlıksız yakalanmamak için yazmalıdır.

Tarih dilek ve temenni değil, kural ve disiplin manzumesidir. Yaşanan hiç bir şey bir daha yaşanmaz ama yaşanacak herşey yaşanmışların izlerini taşıyacaktır. O nedenle bu izleri yaşanan olayların içinden ayıklamak ve bu izleri takip ederek, geleceğimize yönelik ipuçlarına ulaşmak, insanoğlunun en önemli görevi olmalıdır. Zira izleri ve ipuçları olmayan bir geleceğin tarihini yazmak ve bu yazılan tarihi yaşamak, ölümden sonraki hayat kadar belirsiz ve ütopiktir.

Ne gelecek geçmişin fotokopisi olabilir, nede geçmiş geleceğin patatesten baskısının renklerini taşır. Geleceğin tarihi insan hayatının bilinen renklerinin bilinmeyen karşımlarından başka bir şey değildir. Su nasıl içindeki kabın rengini alırsa, tarihte yaşanılmamış hayatın bilinmeyen renklerini almasıyla anlam kazanır.

Tarihi bozarak tarih yazılmaz. Tarihi bozanlara kızarak da tarih yazılmaz. İnsanların davranışları ailenin, ailenin hareket tarzları toplumların, toplumların yaşam biçimleri insanlığın tarihini oluşturduğundan, yaptığımız her eylemin tarihsel bir anlamı ve şifresi vardır.

Eyleme dönüşmeyen düşüncelerin bile insanlığın tarihinin oluşmasında bir işlevi vardır. Düşüncelerinizin bu tarihsel işlevini yerine getirebilmesi için, nitelikli düşünce formatını kullanmanız gerekir.

Eğer düşüncenizin neden-sonuç ilişkisini kuramıyorsanız, o düşüncenin ölü doğan çocuklardan hiç bir farkı olmaz. Hele tarihin ölü doğmuş çocuklar mezarlığıyla hiç bir ilişkisi olamaz. Günlük dilimize "Tarih yazmak" deyimi olarak giren övgü ifadesini hak edebilmesi için, her insanın doğru düşünmesi ve doğru uygulaması yani doğru yaşaması gerekir.

İnsanların gözlerinin içine baka baka yalan söyleyenlerin, üretmeden, emek vermeden komisiyonculuk yapanların tarih yazması mümkün değildir.Onlar ancak masal yazabilirler.

Tarihi milletler yazar. Millet olamayanlar ibret alarak gıpta ederek tarihi ancak okuyabilirler.
Milletler tarihlerini kanlarını mürekkep silahlarını divit kalem gibi kullanarak yazarlar.

Onların tarihleri bayrak olur gelecekleri ay’la yıldız.

Ve onların hikayesi onların tarihi evrenin bütün gezegenlerinde kıyamete kadar anlatılır....


TARİH BİLİNCİ KAYNAKÇASI


1. Otto F. Bollnow, “İfade ve Anlama” Çev. Doğan Özlem, Hermeneutik (Yorumbilgisi) Üzerine Yazılar içinde, Ark yayınları 1995.

2. Ortega y Gasset, Tarihsel Bunalım ve İnsan, Çev. Neyire Gül Işık, Metis yayınları, 1998.

3. Mustafa Günay, “Akıl, Aydınlanma ve Tarihsellik”, Bedia Akarsu Armağanı içinde, Edit. D. Özlem-B. Çotuksöken, İnkılap yayınları 2000.

4. Karl Löwith, “Vico”, Tarih Felsefesi içinde, İnkılap yayınları 2001.

5. Uluğ Nutku, İnsan Felsefesi Çalışmaları, Bulut yayınları 1998.

6. Richard E. Palmer, Hermeneutics, Interpretation Theory in Schleiermacher, Dilthey, Heidegger and Gadamer, Nortwestern University Press, 1983.

7. Doğan Özlem, Hermeneutik (Yorumbilgisi) Üzerine Yazılar, Ark yayınları 1995.

8. Siyaset, Bilim ve Tarih Bilinci, İnkılap Yayınları 1999.

9. Tarih Fesefesi, İnkılap Yayınları 2001

10. Ahmet Cemal, Cumhuriyet Gazetesi 6 Ocak 1994.

11. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Söylev (Nutuk), Basıma Hazırlayan: Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, s. 246, 247, 248, Çağdaş Yayınları, 18. bası, 1988.

12. İlber Ortaylı Tarihimiz ve Biz TİMAŞ Yayınları

13. http://www.edebiyatdefteri.com/yazioku.asp?id=49431